27 Haziran 2014 Cuma

Kaplumbağa


  Bir kaplumbağa, evini taşıyor sırtında
  Evini yaktılar, delirdi
  Bir kaplumbağa, yangınıyla belirdi rıhtımda.
  Söylendi söylenecek her şey, bir kaplumbağaya dair
  Kaplumbağa dediğin işte;
  Ağırdan almakta mahir.
 
  Bir kaplumbağa, sakal bırakmış, elleri kafasında
  Bira içiyor...
  Bir kaplumbağa, kederden ölebilirmiş aslında.
  Söylendi söylenecek her şey, bir kaplumbağaya ilişkin
  Kaplumbağa dediğin işte;
  Evliya yarısı, yalnız biraz daha pişkin.
 
  Sik anasını be kaplumbağa!
  Yürü, durma, sakallarını kaşı
  Durursan sancını hatırlarsın
  Hatırlarsan ölürsün, zayıfsın.

  Sik avradını be kaplumbağa!
  Traş olma, sakalların biriksin
  Ağla, düşkün ol, utanma!
  Sen ilk değilsin...


  Delirmeyip de ne yapsın hayatı boyunca sığınma telaşı yaşamamışlar, yangınlar bulduğunda kapısında. Biraz anlayış, biraz inanç... Rıfkı! Bana bira getir, kaplumbağaya rakı; içeceğiz. Siz inanmıyorsunuz ama biz elemden öleceğiz. Ağırdan alıyoruz yalnızca. 

Mütevazi Bir Mezar Soygunu

    -Altı gün önce İstiklal Caddesi'nde rastladım Jonathan Swift'e. "Neredeyse 284 yıl oldu seni görmeyeli, ne var ne yok?" dedim. Ayak üstü nominal değerlerden, kenelerden ve yamyamlıktan söz etti. "Dur!" dedim. "Dur. Tahammül sınırlarımı zorluyorsun. Az ileride çok güzel şişelenmiş delilikleri ve harika peynirleri olan bir yer biliyorum. Orada konuşalım bunları."

      Oturduk. Birer kadeh rakı ve bir parça peynir söyledik. Ben çift buz attım, o ne buz aldı ve ne de su koydu. "Su akıldır. Delilik ile akıl karıştırılmamalı." dedi. O sırada on sekiz yaşında olduğunu tahmin ettiğim, kumral bir kız geçti yanımızdan. Yeşil, kolsuz bir bluz giymişti. Şu göğsün altıda ikisini dışarıda bırakan askılı bluzlardan. Jonathan kızın göğüslerine yiyecek gibi baktı, baktı, baktı... Uzandım, peçetelikten bir peçete çekip dudağının sağ alt kısmından aşağıya süzülmekte olan bol kabarcıklı salyayı sildim. Güldü. Kadehimin yarısını kafama diktim, kadehi masaya koyduktan sonra hiç yüzüne bakmadan "Biliyor musun, şu kanunlar ile ilgili söylediğin şeyler gerçekten çok sıkıydı. Kanunlar ile ilgili algı dengesizlikten de öte gerçek dışı bir algı ve sen bunu yıktın. En azından seni tanıyanların nezdinde." dedim. Uzandı, çatalıyla peynirin kenarından bir parça kesti, çatalını sert bir hareketle peynire sapladı ve aceleyle ağzına götürdü. Peyniri ağzından gevelerken "Bilmiyorum. Daha doğrusu, hatırlamıyorum. Ne demiştim?" dedi. Aklının hala kumral kızın göğüslerinde olduğu çok açıktı.

        -Kanuınlar örümcek ağına benzer. Onlar nasıl yalnız küçük sinekleri tutar da, arıları ve eşek arılarını yakalayamazlarsa; yasalar da aynı. Küçük suçları tutar, fakat büyük suçları serbest bırakır veya bu minvalde bir şeyler. Emin değilim.

        -Ben de.

        -Bu arada, unutmadan söyleyeyim. Mezar taşını çalacağım. Buradan kalkar kalkmaz, bu işi halletmek üzere yola koyulacağım. Haberin olsun.

        -Mezar taşımı mı? Niçin?

        -Çünkü yamyam orospu çocuğu, sen 1729 yılında o taşa sahip olma hakkını  kaybettin. Ne huzursuzluk içinde kıvranıp durduğun istirahatgahının yerinin bilinmesini hak ediyorsun ne de o taşın üzerinde yazan yazıyı!

        Kısa bir sessizlik oldu masada. Geri kalan rakıyı da tek nefeste mideye indirip boş kadehi garsona göstererek bir tane daha getirmesini istedim. Ağzıma büyükçe bir beyaz peynir parçasını, biraz da zorlanarak tıkıştırırken Jonathan'ın kalktığını gördüm. Göz ucuyla ona baktım, göz göze geldik ama hiçbir şey konuşmamayı tercih ettik. Sessizce uzaklaştı ve bir dakika içerisinde sokağın sonundan sağa dönüp gözden kayboldu. Bir erkeğin bir şairin kalbini kırdığı pek sık görülen bir şey değildir. Benim için de iki farklı açıdan yepyeni bir deneyim oldu. İlk defa bir şairin kalbini kırdım ve ilk defa bir yamyama siktir çekebilme fırsatını yakaladım. -Genel kanının aksine en büyük yamyamlar beyazlardır. Zaruretten değil, tembellikten veya bencillikten ötürü yamyamlaşırlar.-

        İkinci kadeh geldiğinde önümüzdeki bir kaç günü tasarlamaya başlamıştım bile. Bir yandan yapacaklarımı planlarken bir yandan da ağır ağır rakımı yudumladım. Son peynir parçası ile son yudumu denk getirecek kadar özenli davrandım. Cüzdanımı çıkardım, bir ellilik çektim içinden, boş peynir tabağının üstüne koydum. Üstüne de uçmasın diye tuzluğu ve peçeteliği yerleştirdim ve oradan ayrıldım.








                60 gün sonra...








           Hava alanında kontrol noktalarından bavulumda bir mezar taşı ile geçemeyeceğimi bildiğim için araba ile gitmeye karar verdim. Yemek ve tuvalet hariç hiç durmaksızın git gel yirmi günlük bir yolculuk, tam bir ay süren planlama aşaması ve on günün sonunda ancak muvaffak olabildiğim sıra dışı bir mezar soygunu.

             İngiltere ve İrlanda basını uzun bir süre benim planımı, tam olarak neyi amaçladığımı ve kim olduğumu da anlamaksızın konuşup durdu. "İrlanda polisi "Gülliver'in Gezileri"nin yazarı, Jonathan Swift'in mezar taşının ve aynı mezarlıkta bulunan Ian Ryan isimli yeni gömülmüş bir bebeğin cesedinin çalındığını duyururken, bu iki hırsızlık arasında bir bağlantı bulunamadığını ancak araştırmaların sürdüğünü belirtti. Ian'ın annesinin bir dilenci, babasının ise bir yan kesici olduğunu saptadıklarını ancak soruşturmanın buradan ileriye gidemediğini de ekledi." şeklinde duyurmuştu haberi The SunTelegraph ise olayı tam bir sapıklık olarak nitelemiş ve kimin, hangi  nedenle böyle bir manyaklığa imza atabileceğini açıklamaya çalışan bir kaç köşe yazarının makalesine yer vermişti.

             Onlar tartışadursunlar, ben arabamla İstanbul'a varmıştım. Gece ikiye doğru tekrar yola çıktım, Karaca Ahmet Mezarlığı'na vardığımda saat iki buçuktu. Önce çürümeye ve kokmaya başlayan bebeğin cesedini ve küreğimi bagajdan alıp doğruca mezarlığa daldım. Bebek mezarı kazabilecek büyüklükte bir boşluk bulduktan sonra aceleyle bir çukur kazıp huzursuz ettiğim yavrucağı çarçabuk, biraz da baştan savma bir biçimde defnettim. Ertesi gün civardaki mermer ustalarından birisinin kapısını çaldım, geçtiğimiz günlerde zalim bir annenin çöp kutusuna attığı yeni doğmuş bir bebeğin cesedini bulduğumu, bebeği otopsi raporu ve benzeri bürokratik işlemlerden sonra polisten ve diğer resmi makamlardan izin alarak kendim defnettiğimi söyledim. Daha sonra ona bagajımdaki mezar taşını göstererek "Alelacele ona bu mezar taşını yaptırdım ancak kabrinin etrafı çevrili olsun, gelip geçen üstüne basmasın, yeri belli olsun istiyorum. O yüzden size geldim." diye de ekledim. Olayın karmaşıklığı ile benim tutarsız konuşmalarım örtüşmüş, usta hem inanmış hem de dertlenmişti. Beni içeri buyur etti, çırağını çağırıp birer çay söyledi. İçerideki toz bulutu nefes almayı güçleştiriyor ve gözlerimi yaşartıyordu. Bu durumun mevcut yalanımı inandırıcı kılacağının farkına varıp rahatlayarak konuşmaya başladım. O anda tasarladığım bir çok yalanı peşi sıra anlatırken tutuklaştığım, kendi hikayemi kaybettiğim noktalarda gözlerimi ovuşturarak kederli bir tavır takınıyordum. Bir kaç bardak çay içtikten ve insanlığın ne kadar kötü bir noktaya gittiğini, kıyametin yakın olduğunu konuştuktan sonra usta ile anlaştık, üstelik usta bu işten para almayacağını söyledi. Bir süre ısrar ettimse de onu ikna edemedim, "İnsanlık ölmüş olabilir ama biz daha ölmedik Allah'a şükür." diyerek konuyu kapattı. Mezarın başına beraber gittik, ölçüler alındı, ertesi gün için sözleşildi. Ertesi gün de usta bir saatlik çalışma ile küçük mezarın etrafını kaliteli bir mermer ile çevirmiş, başına da küçük mezara oranla çok ama çok büyük olan mezar taşını dikmişti. Bu uyumsuz görüntü gelip geçenlerin o mezara bakmaktan kendilerini alıkoyamamalarını sağlıyordu ve mezar taşının üzerinde yazan yazı belleklere kazınıyordu. Aradan bir ay geçtiğinde; o gün, o mermer ustasına uydurduğum yalan dilden dile yayılmış bir şehir efsanesi olmuştu. Karaca Ahmet Mezarlığı'na gelen insanlar, tıpkı bir yazarın, oyuncunun, önemli bir alimin, bir siyasi liderin mezarını ziyaret eder gibi Ian bebeğin mezarını ziyaret eder olmuşlardı. Tabii ki; adının Ian değil Masum olduğunu sanıyorlardı ancak bunun benim için bir mahsuru yoktu. Ve mezar taşında yazan o anlamlı yazıyı herkes ezberlemişti:


        "Burada, vahşi haksızlıklar karşısında kalbi paramparça olan biri yatıyor."



Not: Jonathan Swift ile benim aramı açan o hadiseyi -1729'ta ne olduğunu- merak edenler için Swift'in "Mütevazi Bir Öneri" olarak nitelediği fikirleri ile sizi baş başa bırakıyorum: http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=663

Melodram


   Kadıköy, Kadife Sokakta'ydım o akşam. Yaklaşmakta olan yazın provası niteliğinde, sıcak bir bahar akşamıydı. Her zamanki gibi Agapia Meyhanesi'ndeydim. Kapı önüne atılmış masalardan birine kuruldum, anzarot ve pilaki söyledim kendime. Önce biraz pilaki, sonra bir yudum rakı. Gerisi çorap söküğü... En azından rutinim böyle idi, o güne kadar hep böyle yapmıştım. O gün, her zamankinden çok da farklı olmayan bir topuklu ayakkabı tıkırtısı için kaldırdım kafamı kadehimden ve onu gördüm. İlk bakışta bu masaların gediklisi kim varsa hepsini en az bir kere kanatan, tek sermayesi endamı olan kadınlardan biri zannettim. Gözümü alamadım, bakmaya devam ettim ama kafamda bu düşünce vardı. Tahminim o ki; göz bebeklerimden de şaşkınlıkla karışık bir şehvet taşıyordu dışarıya ona bakmayı sürdürürken. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Allah'ım ne yürümek! Saçını şöyle bir savurdu geriye doğru, bakışlarını ileriye dikti. Kesişti! Bakışlarımız kesişti! -Trenler çarpışıyor midemde.- Ve göz bebekleri, kızın göz bebekleri pikap iğnesi. Gözlerime değer değmez o tozlu plak dönmeye başlıyor: "Hangimiz düşmedik kara sevdaya? Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi?" 

  
     Gülüyor! Allah'ım kız gülüyor! İstiridye dudaklarının içinde inciler parıldıyor. Yanımdan geçip gitmeye yeltenirse bileğinden yakalayıp "Pilakimi ye, rakımı iç. Sigaramdan da yakarsın. Külünü avucuma döker, izmariti gözüme basarsın."diyeceğim. Gitmekte ısrar ederse "Bütün iç savaşları bitiririm. Bir hafta ver bana. Asgari ücreti üç bin lira civarına çeker, özel tüketim vergisini kaldırırım. Seni tiksindiren her gökdeleni yıkar, yerine ağaçlar dikerim. Yeter ki; otur masama, cennet ile müjdeleneyim." demeyi tasarlıyorum. O esnada incilerin arasında yankılanan bir melodi duyuluyor, elimde avucumda kalan aklım ile bunun bir arpa ait olduğunu güçlükle fark ediyorum. 

-Merhaba. Bugün benim doğum günüm. Arkadaşlarım gelecek, birlikte bir şeyler içip kutlayacağız. Onları burada bekleyebilir miyim?

     Bir nutku tutulmuş "Tabii ki." palas pandıras dışarı atıyor kendini dudaklarımın arasından. Tekrar dönüyor tozlu plak. "Doğum günün kutlu olsun, mutlu ol senelerce!" Gülümsemek için bütün ömrüm boyunca bu anı beklemiş gibi içten bir tebessüm ile "İyi ki; doğdun! İyi ki; arkadaşların dakik değiller!" deyip kadehimi hafifçe kaldırıyorum. Aklımdan ne var ne yok hepsini tek dikişte mideye indirmek geçtiyse de, derli toplu bir yudum ile yetiniyorum. Kadehi masaya bıraktıktan sonra dirseklerimi masaya koyup hafifçe ona doğru eğiliyorum, kendi yarattığı melekleri takip edememiş tanrı edasıyla fısıldıyorum: "Adın ne?". "Buse, senin adın ne?" diyor ve ben bütün dünyayı maviye boyuyorum. O anki gülüşünü, onun için arakladığım elma şekerini yerken komşu kızı Nihan'ın suratında görmüştüm en son. Bundan yirmi sene önceydi. Plak tekrar dönüyor:

"Well, ı hope ı don't fall in love with you. Cause falling in love just makes me blue."

    ...
    ...
    ...

    O akşam, Buse'nin arkadaşları gelmediler. Onlar gelmediler ama Buse o gece benimle geldi. Ondan sonraki iki buçuk yıl boyunca milyonlarca şarkı dinledim o tozlu plaktan. Sokakları, pilakiyi, çiçekleri, rakıyı, parkları, arabaları, ayakkabıları, bardakları, yastıkları, yatakları, çarşafları maviye boyadım iki buçuk yıl boyunca. Hatta gökyüzü ve denizin bile üstünden geçtim bir kaç defa. Daha sonra gitti. Ardında mavilikler ve melodiler bırakarak uzaklaştı. Gidişini izledim. Çok daha mucizevi bir şeyler yaşanacak sanıyordum, gök yarılacak mesela, özenle gizlediği haresi kafasında belirecek, açıp kanatlarını; sağ kanadıyla Üsküdar ahalisini, sol kanadıyla ise Kadıköy ahalisini şu Ağustos sıcağında serinletecek bir gölgelik oluşturacak. Yanaklarından aşağıya yaşlar süzülürken gülümsedi. Son bir defa istiridye-inci, ondan sonra boyuna anzarot-pilaki, anzarot-pilaki! 

       Çok daha mucizevi bir şey bekledim. Oysa o sarı dolmuşa bindi. Ve plak tekrar döndü:

    "Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın. Denizler ortasında bak, yelkensiz bıraktın. Ah! Öylesine yıktın ki; bütün inançlarımı." -Bütün erkekler, sevdiği bir kadın varken dünyayı daha güzel bir yer yapmak hevesine kapılırlar.- Belki de Münir abinin inançlarını yıkan da bu hevesinin kursağında kalmasıdır, kim bilir.

      Her ne ise; plak tekrar döndü: "Ver bana düşlerimi. Ver bana gülüşlerimi."

    Sonra tekrar döndü: "Yalnızım ben, tutun elimden! Nedendir bilmem, hep yanlışım; yanmışım ben!".

      Tekrar: "Adio, adio querida. No quero la vida, me l'amagrates tu.".

   Tekrar: "E tu dice; "Io parto, adio!", t'alluntane da stu core, da sta terra de l'ammore, tiene ho corre 'e nun turnâ?".
 
     Tekrar: "Gözlerim yollarda, kulağım seste, günlerdir kapımı çalan olmadı."

     Tekrar, tekrar, tekrar... Parça parça delirmek bu benimkisi. Tekrar!

       

   

Şarkılar: 

-Müslüm Gürses - Hangimiz Sevmedik?
-Ahmet Kaya - Doğum Günü
-Tom Waits - I Hope I Don't Fall in Love With You
-Münir Nurettin Selçuk - Beni Kör Kuyularda
-Yaşar Kurt - Ver Bana Düşlerimi     
-Can Gox - Yalnızım Ben
-Yasmin Levy - Adio Kerida
-Luciano Pavarotti - Torna a Surriento  
-Zeki Müren - Yorgunum

Gerçek değilim ben!


  Çirkin,
  Çok çirkin...
  Ama;
  Sayfayı boş bırakacak kadar midemi bulandırmadı henüz dünyanın çirkinliği
  Daha çok kekelemeye meyilliyim
  Şu çok iyi bilinsin ki;
  Gerçek değilim ben,
  Hayatın ağzında kulaktan kulağa yayılan bir söylentiyim
  Hepsi bu.


Ve bu şiir değil esasen; bu çöp
Şiir, kendi kendine yanan çalı
Şiir, masum bileğe vurulan çivi
Şiir ki; göklerden indi,
Gömülmesin diye kız çocukları diri diri!

Heyhat!

Şiirlerin kaderidir,
Çok sevilir, çok okunurlarsa;
İçleri boşalır, yozlaşırlar
Ve yerlerini yenileri alır
Tedavülden kalkmak değil de,
Hacim kaybetmek belki
Tesadüfen öğrendiğim bir şey, emin değilim.

Berbat!

Şiir şimdi bir isim ki;
Değdiği dudağa yangın
Şiir şimdi bir isim ki;
Zelzele!
Şiirimi benden çaldılar anne!
Aldılar,
Yıkadılar,
Kefenlediler,
Gömdüler,
Ardından dua okudu efendiler.

Bedbaht!

Bir sokak çocuğu şiir,
Büyüyecek,
Erişecek alfabeme kıyısından.
Alfabemi yağmala çocuk!
"Z" harfini çal mesela,
Hakkındır.

Başı yerde yaşayanların ülkeleri -Amin Maalouf-


   Her insanın gitmeye hakkı vardır, onu kalmak için ikna etmesi gereken ülkesidir -koca koca laflar etmeye meraklı siyasetçiler ne derse desin-. "Ülken senin için ne yapabilir diye sorma, sen ülken için ne yapabilirsin, onu düşün." Milyardersen, üstelik kırk üç yaşında ABD başkanı seçilmişsen bunu söylemek kolay! Ama ülkende ne çalışabiliyor, ne özgürce oy kullanabiliyor, ne görüşlerini ifade edebiliyor, ne de sokaklarda dilediğin gibi dolaşabiliyorsan, John F. Kennedy'nin bu meşhur sözü kaç para eder ki? Beş para etmez!

    Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin, baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda, yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın. Ne toprağa bağlılık, ne bayrağa saygı. Başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şeyi, hatta hayatını bile feda edersin; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey vermezsin. İster doğduğun ülke, ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. Yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. Özgür varlıkların anayasası böyledir ve ben de başka bir anayasa tanımıyorum.

.
.
.

   İnsan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır. Yokluğu beni üzen ve aklımdan hiç çıkmayan ülke, gençliğimde tanıdığım değil, gençliğimde hayalini kurduğum ve asla güneşin altında yerini alamayan ülkedir.

   Bana, bizim Doğu Akdeniz böyledir, değişmez, hizipler, iltimas, rüşvet, edepsiz bir nepotizm* her zaman olacak, buna alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok deyip duruyorlar. Bütün bunları reddettiğim için de kibirli olmakla, hatta hoşgörüsüzlükle suçlanıyorum. Ülkesinin bu arkaik yapıdan biraz olsun çıkmasını, yozlaşmanın ve şiddetin azalmasını istemek kibir sayılabilir mi? Üstünkörü bir demokrasi ve hep kesintiye uğrayan bir barışla yetinmek istememek kibir veya hoşgörüsüzlük diye algılanabilir mi? Eğer öyleyse kabul, günahı boynuma, ben kibirliyim ve onların faziletli tevekkülünü lanetliyorum.

Amin MAALOUF'un "Doğu'dan Uzakta" isimli kitabından...
 

Tekrara düşüyor-um/lar


   Tekrara düşüyorum: Şarkılar kaç başka kadını söyler sofralarda, bilinmez. Bir isim kaç dile nağme olur, bir dil tek nağme ile kurur veyahut uç durumlarda rakı içen çeker en güzel notasını alnının çatından vurur.

    Bir İspanyol çingenenin "ah"ında kendimi bulmamın da bunda etkisi olduğu aşikar.

   "Uzun vadede, Adem ile Havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır."diyebilmiş adam, yazarlık vasfının yanı sıra; bir bilgelik vasfı da kazanmıştır yüksek olasılıkla.

    Tekrara düşüyorum, bir defa daha: Önemliydik, unutulduk. Sonuna vesaire eklenecek bir listede, şanslıysak başlarda bir yerlerde yer bulacağız artık kendimize.

    Taksim'de elinde Afrika'ya özgü bir çalgı ile, eğlenmek zorunda hisseden küçük bir çocuk edasıyla yerlisi olduğu bir şeyler tıngırdatan zenci; tekrardan uzak, pür neşe. Neşesi bile mülteci. Bir kaç adım sonra tekrara düşüyorum, tekrar. Neşenin izleri yanaklarımda ama ben yine bir İspanyol çingenenin "ah"ını arıyorum içten içe. Çünkü; en çok İspanyol çingeneler acı çekmiştir gibi hissediyorum o kadın şarkı söylerken. Aklımın tavanında sallanırken tüm o hatıralar, aksi mümkün değil. Bir de bu salınımın yaramadıkları var, kopup da kendini gönlümün zeminine bırakanlar. Fizik kurallarına uygunsuz bir durum oluşturuyor bu; eylemsizlik emaresi göstermiyor kopup kendini zemine bırakanlar. Hal bu iken; hasarı alan da zemin oluyor. Üstelik düşenler yükte hafif, pahada ağır olanlar. Onların ne yaptığını bulmam uzun zamanımı aldı ama artık biliyorum; "Tekrara düşüyorlar.".

   Bu büyük bir rahatlama sebebi benim için. Tekrara düşenin ben olduğunu düşünmekten, peyniri arayan ezberi zayıf bir fare gibi hissetmeye başlamıştım. Yine de çingeneyi def etmeyeceğim, şimdiye kadar ki yoldaşlığı ile çoktan şarabıma eşlik etmeye hak kazandı. 

Diyet


  seve seve vuruşuruz be güzelim
  ölümden öte köy mü var?
  yeter ki; hüsn-ü niyet söyle
  "Diyet böyle." der, 
  hesapları kapatırız.
  uyku hapları satarız seninle
  dertlilere, 
  masal niyetine

  vilayetine ters basar ayaklarım
  ayaklanır, kaçarım nihayetinde
  işportaya mı düşseydi sızım?
  ağır kan kaybıyım, yitenlere rahmet olsun
  koş! kap bir şişe şarap
  zahmet olsun.

  ölelim biz de ziyadesiyle
  neyimiz eksik?
  biz de günahkarız, biz de ateşlik
  çünkü;
  yaşadıkça...
  yüzünde aynı donuk ifadesiyle
  birileri aynı zehri zerk edecek
  "uykuların haram, kan, ter...
  fırla yataktan!
  aynı dolap, aynı çekmece
  aynı sigara, aynı bilmece"
  yaşayacaksın!
  bir süre daha yaşayacaksın
  "Diyet böyle."

  umudum o ki;
  kahve falı bakarız belki seninle
  "Ölmek istiyorum!" diyen birine
  "At murattır, umudunu kaybetme!"
  deriz...
  hele bir de yerse keriz
  değme keyfime