17 Haziran 2018 Pazar

Bir Telefon Konuşmasına Kaç Olay Sığar?

     Çıkıyorum evden. Hava biraz soğuk. Rüzgar ardımdan esip koltuk altlarımdan giriyor, sırtımdan, ensemden ve bacaklarımdan ittiriyor. Tüy gibi hafifim bugün, ondan böyle itip kakıyor beni zahmetsizce, sebebi mutlaka bu olmalı diye geçiriyorum içimden. Sallan Pyrmont'tan aşağıya, Forbes'tan yedi yıldız almış bir işletme olduklarına dair tabelası gururla titrerken Star Casino'nun esen rüzgarla, hemen oradan ilk sağa. 76' model Rolls Royce'uyla ellili yaşlarda bir adam kolunu camdan sarkıtmış, elinde sigarasıyla tıngırdıyor aksi istikamete doğru. Nasıl bir filmin içerisine düştük diye geçiyor aklımdan, adama bak, sanki baştan ayağa sikine kadar som altından. Neyse devam, geldik dört yol ağzına. Bu Sidney'in en illet şeyleri nedir deseniz ilk yanıtlarımdan biri olur trafik ışıkları. Bekliyoruz. Brezilyalı çift, muhtemelen Güney Koreli beş kişilik bir kafile, birkaç Çinli -bu asla şaşmaz, dünyaya ne yaparlar bilemem ama Sidney'i kesinlikle ele geçirmiş durumdalar- ve yaşlıca bir Avustralya vatandaşı hanımefendiyle bekliyoruz. Oflar puflar, ahlar vahlar, öpüşen dudaklar, hepimiz bekliyoruz. Kesik aralıklarla sürekli olarak çalan bir alarm sesi ve atıyorum kendimi Pyrmont Bridge üzerine. Bir kumral bir de esmer şeker gülüşerek geçip gidiyorlar yanımdan, köprü boyu fotoğrafta selfide Asyalılar. Bir baba ve iki çocuk görüyorum, hepsi bisiklet üstünde, tam takım kasklar dizlikler falan. Bu görüntüye odaklanmışken ben çocuklardan birinin çıkan diliyle flash patlıyor ve önüme bakmaya devam ediyorum.

    Şehir merkezine gidip bana buranın giriş biletini sunan eğitim kurumuna uğramak zorundayım. Her şeyi bok etmiş olmanın ağırlığı sonunda düğümü çözebilmiş olmanın hafifliğine bırakıp yerini atıyor kendini karısının fotoğrafını çekmekte olan Avrupalı adamın hemen yanından aşağıya. Gözümde güneş gözlüğüm, montum, kot pantolonum ve ayağımdaki botum çok uyumlu. Kendimi iyi hissediyorum köprünün bitimindeki merdivenlere vardığımda, imaj her şeydir çakma Amerikan Rüyası bu tarz toplumlarda. Merdivene ilk adımı atmamla bir sarışın beliriyor basamakların sonunda. Lacivert kaşe mantosu, aynı renk stılettosu, sütun gibi bacaklarıyla bir yıldırım gibi ani ve yıkıcı bir görüntü bu. Sol elim hala kotumun yan cebinde ama sağ elimi işaret parmağımla güneş gözlüğümün burun kemerine üstten ittirip hafif indirmek için. Dedim ya imaj her şeydir. Cebinde üç dolar yetmiş sent olan, hiçbir geliri de olmayan bir adam "Öyle güzel, öyle seksisin ki çözünürlükle oynamadan edemedim!" hareketiyle yakalıyor bakışlarını o kadının. Gülüyor kadın, ben de gülüyorum, bak birbirimize bakıp gülümseyerek geçip gittik bile birbirimizin yanından. İstemsizce dönüp bakıyorum sol omzumun üstünden ve jackpot! Kış güneşi altında savrulan saçlardan altın tozu dökülüyor, masmavi gözler fonda okyanus girintisiyle iyice derinleşiyor. Esasında dönse gelse, iki soru sorsa yalansız hiç şansım yok karşısında. Hikayem imajıma uymuyor. O nedenle hipofiz bezi ön lobumdan salgılanan endorfin ile yetinip yola devam ediyorum o yüzden. Şehir merkezine yaklaştıkça sekiz ve altı silindirlilerin homurtuları artıyor. Son ışıktayım, bekliyoruz yetmiş yedi milletten yetmiş yedi çeşit manyakla. Kıpkırmızı bir Ferrari 488 GTB Spider paranın en mekanik zırıltısıyla duruyor kırmızı ışıkta. Aynı kafa siken kesik aralıklı ses yankılanıyor trafik lambasına iliştirilmiş hoparlörlerden. Ferrari'nin önünden geçerken sol elimin işaret ve orta parmağı kaputunda geziyor, kaldırıyorum kafamı, bir Çinli endişeyle gözlerime bakıyor. Dünyanın en iyi adamı da olsan Ferrari kullnıyorsun, hiç öyle bakma bana Çinli kardeş, sen bizim için ne yaparsan yap orul orul orrospu çocuğusun. Üzgünüm.

     Bir ağacın etrafına çekilmiş "O" şeklindeki plastik banka oturuyorum. Yarım saat erkenciyim, çıkartıp yoksul kitimi cebimden montumun, önce kısa bir kontrol, filtre, kağıt, tütün... Tastamam bir korkunun ürünü bu en basit şeyleri bile defalarca kontrol etme ihtiyacı. Sar sigara, çıkar telefon, ara: En umulmadık kader ortağı.

-N'aber ya?

-İyi, iyi. Çıktım şimdi çiftlikten şehire iniyorum. Sende durumlar nedir?

-İyi be, son düzlükteyiz işte. Çıktım şimdi evden... (yukarıdaki hikayenin aynısı, taze tazesi belki, azıcık daha renklisi, daha canlısı)

-Vay be! Gidiyorsun ha? Bir hikayenin daha sonuna mı geldik?

-Eh, yeterince bekledim ben bunu ya. Karar aldığım gün ile işleri yoluna koyup rahata ermem arasında altmış gün yuvarlanıp gitti. Yeterince sürüklendik. Tamam artık.

-Sen de haklısın be! Başka türlü olsaydı keşke her şey. Olabilirdi çünkü...

-Olabilirdi ama olmadı işte. En iyi seninle ben biliyoruz bunu. Anı şekillendirmekten başka şansımız olmadığını sen oralarda bir odada sekiz kişi balık istifi uyurken, yılanla, çiyanla boğuşurken, gözüne sıçrayan tarım ilacının acısından uyuyamazken veya eline indirdiğin balyozun acısıyla gözlerin yaşarırken...

-Böyle peş peşe söyleyince tat kaçırdı yalnız biraz...

-E ben de her gece aynı rüyayla uyanıyorum kafam iyi yatmadıysam. Aynı parktayım, titreyerek uyanıyorum, saat sabahın beşi, işe gideceğim ama uyuyabileceğim yarım saatim daha var. Birbirine vuran dişlerimin takırtısı uyutmuyor tabii. Ölüsünü sikeyim deyip iyice sarınıyorum battaniyenin içine. Kafam tüpten uç vermiş diş macunu gibi gözüküyor, bir çift sabah koşusunda o esnada. Gözlerimi aralıyorum, gözleri gözlerimde. Tiksintiyle karışık bir merhametle bakıp bana uygun adım devam ediyorlar. Biliyorsun.

-Biliyorum. Maalesef biliyorum...

-Fakat içimizden iyi geçti bu şehir, bu ülke. Kabul etmek gerek.

-Hahahahaha, iyi tarafından bakalım. Kurşun içeride kalmadı.

-Bilemiyorum ki; birden çok defalar ateş ettiler. Kaçını çıkardık, kaç şarapnel parçası içeride falan onların hesabı kitabı hep dönünce. Bi saniye bro... Sorry, what? No, sorry. No bro, I don't have a spare ciggy too. Olm gelen modeli görmen lazımdı. Avucunu açıp para sordu önce, akabinde sigara. Fakat bütün parmakları yanmış Kapkara yalniz, kömür karası. Modele bakar mısın, hırsızlık yapsa parmak izi kalmaz. Hatta belki yapıyordur bile.

-Ben burada olup biten her şeye inanırım ya, olabilir açıkçası.

-Bak, bak, bak. Şimdi de elemanın biri montunu serdi namaz kılıyor. Şurada önümde oluyor, beş metre mesafemiz. Şovmene bak şovmene.

-Hahahahah, ciddi misin ya?

-Maalesef ciddiyim. Onu bırak şimdi de, biz burada bu kadar hıza ve çeşide alıştıktan sonra nasıl yapacağız bundan sonra. Ne tatmin edecek bizi? Kanserli ve kurtarılamaz aşamaya gelmiş genç ve güzel kadınları toplayıp dünyanın dört bir tarafından, Asya'nın uzak adalarından birinde yaptırdığımız malikanemizde içlerini doldurup, mumlayıp sergilemek karşılığı ailelerine ömür boyu yetecek para mı teklif edeceğiz? Nasıl adamlara dönüşeceğiz de tatmin olacağız?

-Zor soru. Fakat fikir enteresan.

-Bilemiyorum Altan, bilemiyorum... Hahahah, bildiğim tek bir şey var yalnız, bu saatten sonra artık ben hayallerimin peşinden koşmayacağım bir yaşam düşünemiyorum. Zaten Türkiye'ye de o yüzden dönüyorum. Kökümün sağlam olduğu yerde yeniden başlamak istiyorum. Devamına bakacağız gittiğimiz yerd... N'oluyor lan yine?

-N'oldu?

-Anlamadım ki, böyle Asyalı bir kadın; belki Tayvan belki Filipinler, o civarlar yani; pat diye düştü yürürken birden. Peşine bir çığlık koptu.

-Nasıl? Ayağı falan mı takıldı? Olm o kadar da değil lan, ayağı takılıp düşeni de çeşitliliğe dahil etmeyelim, hahahahahah.

-Yok be abi, kadın merdivenleri çıktı, iki adım attı, bok çuvalı gibi düştü yere birden. Hiç takıldığı ettiği bir şey olmadı. O yöne bakarak konuştuğum için net gördüm yani. Millet de toplandı şimdi başına. Hadi neyse, konuşuruz yine. Ben şu işlerimi halledeyim gidip. Sen de çok dikkat et kendine, milleti tartaklama oralarda, zafere giden yolda sıkılan diş kutsaldır. Kırılırsa bir kavanoza koyar sergilersin bugünler geçtiğinde, kimse kimseye bedavadan bir şey vermiyor, en maliyetsiz gözüken şeylerin korkunç maliyetleri olabiliyor diye gösterirsin çocuklara, eşe dosta vs.

-Bağlı bulunduğu yerde tek parça halinde muhafaza edebilirsem daha memnun olurum. Zira benim kavgam bir süre daha tam gaz devam, burada da sigortasızız diş hususunda, malum. Yok yere binlerce dolar vermeyelim. Hayır, verebileceğim kesin olduğundan değil de, elimdeki parayı biriktirene kadar şu üçgen benzin istasyonu sandviçlerini alıp içindeki iki küçük sandviçin birini kahvaltı birini öğle yemeği yaptığımı en iyi sen biliyorsun. Üzülürüm çok.

-...

-Sustun?

-Çok canımızı sıktılar burada be, asabım bozuluyor olup bitenlere. Bu dönek dünya ile mutlaka hesaplaşalım.

-Hesaplaşalım!

-Hazır duyguyu en üste taşımışken kapatıyorum, bu yakıt ikimize de birkaç gün gider. Bir sonraki seansta Türkiye'de olabilirim, saat farkına dikkat edelim lütfen. Hahahahah, hadi bro, kendine çok iyi bak. Kaçtım ben.

-Tamamdır, güzellik uykularından uyandırmam seni, merak etme. Görüşürüz.

 



-Bir defteri daha kapattık böylece işte. Dönüyorum Türkiye'ye.-

11 Mayıs 2017 Perşembe

Parantez



      Aç parantez.
      Beyaz külotlu çorabın ve bir pileli etek
      Gerçeklikten vazgeçmiş o gülüşünle sekerek
      Elinde bir değnek
      Dikilip başında içime döktüğüm betonun
      Adını yazdın önce, sonra iki nokta altına
      Yan yana
      Geç altına, kapa parantez.
      Yukarıdan aşağıya.
      Kayık...

      Aç parantez.
      Eski hikaye bu
      Eyer vurmamıştın sırtına demir kanatlı kuşun
      Ve morartmamıştı heykeltraş hekim henüz burnunu
      Güzel zamanlardı
      Kapa parantez.
      Kaf'a varan tez ölür, biliyorsun.
      Sen şimdi, bahr-i muhitler geziyorsun
      Ve her fikir gibi dolaştıkça yeryüzünde
      Değişiyorsun...
      Olsun!
      O fikrin aslı bendedir.
     

      Kendimden bahsediyorum.
      Aç parantez, sen, kapa parantez, konumuza dönelim.
      En boktan hikayemizi tutup kolumuza dövelim
      Ve biraz da estetik,
      Renk biraz, biraz çiçek,
      Mor, mavi, lila,
      İki üç küçük bulmaca,
      Her bulmaca için biraz tekila.
      Biraz, biraz, biraz daha!
      Kendimden geçiyorum.
      Teşekkürler barmen, ve teşekkürler yedi numara
      Aç parantez, sız içine, üstüne kapa.
     
     
     
     


3 Mayıs 2017 Çarşamba

Plastik İsyan Günlerinin Sonu


     14 Temmuz 2014'ten bu yana yazmamıştım buraya. O gün taslaklara "14 Temmuz 2014, geçip gitti, öylece seyrettim" diye girizgah yapacağım bir yazıyı kaydetmişim. Şimdi dönüp bakınca, yalnızca o günü değil neredeyse üç yılı öylece seyretmişim gibi geliyor. 14 Temmuz 2014, bu tarih gün itibariyle bir köşe taşı olmasa dahi,  kendi adıma "bir şeylerin değişebileceğine" dair geriden gelen birkaç yıl boyunca biriktirerek yükselttiğim umudumun yerini koyu kara bir umutsuzluğa bıraktığı civara denk düşüyor.

    O günlerden bu yana bir patırtıdır gidiyor içimde. Gerçekten umutsuz musun? Umutsuzsan niye ısrarla tutunmaya çalışıyorsun? Bırak gitsin, koyver. Yapamıyorsun değil mi? Demek ki umudun var. Hayır, hiç umudum yok, bir ödev bellediğim için hayattayım. Hayatta olmak ile kast ettiğimse yaşıyor olmaktan öte; eksik, sakat, tatsız tuzsuz dahi olsa hayatın içine karışabilmeye dair defaatle sorguladığım ısrar. Her şey daha da kötüye gidebilir, bilincindeyim bunun. Zaten mutsuzluk mutluluktan, memnuniyetsizlik memnuniyetten çok daha yaygındır. Kaçınılmaz olan kapımda belirdiğinde dönüp geriye "Ne büyük bir harcanmışlık, yazık doğrusu. Çok yazık!" diye söylenecek olmaktan korkuyorum yalnızca. Bu korku beni yaşamaya teşvik ediyor.

    Sonra bu ülkede hemen her şey canımı sıkıyor. Kendimi sürekli bir şeylere öfkemden elim, ayağım, kafam uyuşmuş halde buluyorum. Yaşım yirmi yedi, sanırım damarlarımdan birkaçı tıkandı. Bu tıbbi bir teşhis değil, körlemesine bir tahmin ve bu işi fala tahmine ihale etmeme neden olan her şeye canım sıkılıyor. Berat'ın sik yüzüğüne, bin yüz odalı saraya, ağzına kadar Versace ile döşenmiş uçağın kendisine ve o uçağı belli aralıklarla dolduran kokuşmuş orospu çocuklarına, o kokuşmuş orospu çocuklarının maaş bordrolarına, primlerine, ikramiyelerine, diğer bonuslarına, tıbbi olarak bu kadar çok geri zekalının aynı ülkede kümelenebilmiş olmasını distopik bir hikaye olmaktan çıkarıp içinde yaşadığımız gerçekler haline getiren tüm değişkenlere, varsa öyle bir şey bizim cepheye ve cesaretsizliğine, Kenan Evren'e, Turgut Özal, Tansu Çiller ve Devlet Bahçeli'ye, yeni yetme müteahhitlere, nargile kafelere, tarikatlara, tekkelere, okul müdürlerine ve valilere, sinyal vermeksizin dönüş yapan sürücülere, iş yerinin demirbaşı yalaka köpeklere, ötekilere, berikilere; yüksek ihtimalle altı gün yedi gece yazsam yarıladığıma kendimi ikna edemeyeceğim bu upuzun listeye dair her şeye çok canım sıkılıyor. Fakat cepheden politika konuşacak takatim yok epeydir, daha bireysel meselelere değineceğim.


                                                                 -


   Çok çalışmanın kimseyi öyle parmak şıklatırcasına kolay, zahmetsizce zengin etmeyeceğini biliyorum. Bununla bir problemim yok, lakin beş yıl boyunca iki işte çalışıp haftada altı, hatta belki yedi gün, on altı saat iş başında olduğunu; gençliğini -ki hali hazırda yarısı piç olmuş, sonraki birkaç yıla da kan sıçramış lekeli gençliğini- harcayıp yarattığın birikimi kokuşmuş bıyıklıların fısıltıları olmaksızın hep doğru yatırımlarda değerlendirdiğini var say. Sonuç? Belki borçla finansman bularak piç ettiğin gençliğinle birleştirir, bir kıçı kırık ev alırsın kendine. Akşamları, artık ikinci işte çalışmaya ihtiyacın olmadığına kanaat getirdiğin evinde oturup kredi ödemesi, kart ödemesi, faturalar arasında boğulursun. Bundan daha umut kırıcı bir şey göremiyorum bir bireyin şahsi gelecek tasavvuru açısından. Bu fikrin bunaltıcılığı karşısında eriyorum adeta, kendimi kırılmış ve çaresiz hissediyorum.

    Gençliğin piç oldu. Elektrik faturası çok gelmiş. Gençliğin piç oldu. Şu kış bitse gitse artık, doğalgaz faturası uyku kaçırıyor. Gençliğin piç oldu. Bu ay kredi kartına asgarisinden beş lira fazlasını yatırsan yeter. Gençliğin piç oldu. Birine aşık olsam da şu içimde kalan son neşe kırıntısını paylaşsak. Gençliğin piç oldu. Görmeyi arzu ettiğin yerlere gerçekleştireceğin seyahati borçsuz finanse etmen mümkün değil ama hali hazırda aylık kazancının üç katını aşan bir borcun var. Gençliğin piç oldu. Bu vatan, sana olan borcunu henüz ödemiş değil, ödeyecek gibi de durmuyor fakat senin önüne vatan borcu adı altında bir fatura getirmekten de ar etmiyor. Gençliğin piç oldu. Bu sözde borç yüzünden doğru dürüst kazanabileceğin bir iş bulamadın, en güzel yılların vatan borcunun tefecileri elinde yitip gitti. Yirmili yaşların geride kaldı şimdi, kayda değer hiçbir şey yapmana müsaade etmedi içine düştüğün koşullar. Gençliğin piç oldu. Götünü yırttın ama koşulları değiştirmek hususunda muvaffakiyet gösteremedin. Kaya gibi, dağ gibi, sonsuzluğa uzanır gözüken, kavurucu sıcakta dumanı tüten asfalt gibi, sarsılmaz, aşılmaz, sonu gelmez koşullarca yutuldu gençliğin. Gençliğin piç oldu. Kuşanıp plastik isyanını olabildiğince hırsla, olup biteni anlattıkça sen, adın karamsar oldu. Böyle sıyrıldı işte sıtkın, bıktın usandın bu boktan püsürden. Telafisiz meseleler bunlar.

     Gençliğin piç oldu.

     Gençliğin piç oldu.

     Gençliğin piç oldu.


     İsyan!

     İsyan!

     İsyan!


    Üç aşağı beş yukarı bunlar dönüyor kafamda üç yıldır. Henüz yirmili yaşlarım da tam anlamıyla geride kalmamışken son bir gayret harekete geçip bu bok çukurundan kurtulmaya niyetlendim. İşbu yazı da nesir nazım fark etmeksizin bu niyet doğrultusunda yeniden yazacaklarımın girizgahıdır. Olacaklardan ve olmayacaklardan sizi haberdar edeceğim.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Kadınlar Sur'a Üflüyor



  Elinde çiçek
  Dudaklarında tanıdık bir ıslık
  Bir adam, felaketine yürüyor
  Çeki düzen vermiş kendine
  Gömleği ütülü, pantolonunda leke yok
  Saçı taralı, yüzü tıraşlı
  Özenle muhafaza edilmiş toplumsal parametrelere göre
  Yakışıklı bile sayılır
  Öyle ferah yürüyor ki
  Göklerden süzülen bir keçi gibi
  Öngörüsüz ve neşeli, adım sayıyor
  Bir adam, şahsi kıyametine doğru ilerliyor

  Bu adam, çok okumamış, belli
  Okusa bilirdi;
  Tanrı da İsa'yı çok severdi
  İsa;
  Damarlarında paslı çivi,
  Şaklayan kırbaçların parçaladığı bir deri,
  Öyle uzaktan, merhametsizce izlerken sevdiği
  İnleye inleye can verdi.
  Okusa bilirdi...




12 Temmuz 2014 Cumartesi

Kırık vazo / Boş şişe



  Bengi su sızıyor bacaklarının arasındaki yarıktan
  Yine de büsbütün ciddi bakıyorsun
  Şu pahalı paçavralara bürünmüş adamın ardından
  Evet, koluna girdiğin şu kürsü kılıklı orospu çocuğundan
  Ondan bahsediyorum
  -Seyircilere döner, domalır bunlar
   Üstlerine pelerin örterler, lacivert
   Sırtının kamburuna mikrofon kondurur bunlar
   Sözcü, inatçı, cambaz ve dalkavukturlar
   Çiftlik evine kapatır seni, metres yapar
   Bütün gün yapayalnız kalır, camdan avluya bakarsın
   Avluda bütün gün aynı tavuk turlar
   Delirir, saçlarını yolarsın-
   Eh, ne diyeyim
   Yine de sen bilirsin.

  Hiç şehir gezmemiş, stajyer bir seyyahsın
  Ağzında her daim gitmek gargarası
  Takatine ve ayaklarına çiviler çakmışlar
  Gidemiyorsun, sabitsin
  Sen şimdi, dibinde su kalmış kırık bir vazosun
  Ona değer veren formunu yitirmiş bir seramik
  Kül çırpılmış içine, birikmiş zift ve izmarit
  -Oysa çiçek çeker gönlün ya
   Kırılmak pahasına uçmak hevesinde kabahat
   Kumarbaza paye vermez dünya-
   Eh, ne diyeyim
   İnatçının birisin.

/

  Sol kolunu masaya koyup yastık yapmış
  Dayamış üstüne alnını
  Sağ eli ensesinde
  Saçları yağlı ve vıcık vıcık terli
  Bir sigara yanıyor,
  Sağ elinin işaret ve orta parmağının arasında
  Yanlış açıdan bakanlar kafasından duman çıktığını sanıyor
  Derken ileride bir patırtı kopuyor
  "Eyvah, yetişin, yandı adam, alev alıyor!"
  Yok ulan diyor beriki, sigara içiyor
  Gösterip yatıştırıyor herkesi
  Adam hiç oralı değil
  Önünde boşalmış bir büyük rakı
  Tabakta tek parça peynir
  Pilakiden arta kalan
  Zeytinyağı, su ve pişmiş soğan
  Bir sigara paketi, buruş buruş
  Bir de dergi var ötede
  Onikibuçuk fonta onikibinbeşyüz vuruş
  Adam hiç oralı değil
  Arada bir kaldırıp kafasını
  Sigaranın götünü öpüyor
  Tekrar yatıyor, sallıyor kafasını, sövüyor
  Durup durup bir kadını övüyor
  Adam elemden ölüyor
  Kimse hiç oralı değil
  -Ateş sıçrar, elem kütlesinde erir
   İnsanlar bencildir-

 
 
 
 
 

10 Temmuz 2014 Perşembe

Menşei İtalyan İrlandalının Sonesi


  Kırıp bir fıçı birayı, kafamızdan aşağı tutsak mı?
  Böyle anlarda ben hep İrlandalıyım
  Çin'de de, İran'da da ben hep İrlandalıyım
  Şu İrlandalılar sevgilim, hep tutsak mı?

  Başka, daha küçük bir dünya kursak mı?
  Seninle diyorum, gel zindan boyayalım
  İsyan ateşi yakıp zindanı boylayalım
  Hevesin trafik çilesi, şu dar boğazın adı kursak mı?

  Boktan kanunlara, yönetmeliğe uygun adımlara
  Ve pek tabii ki; yönetmelik kokan o kadınlara
  Kaybettik!

  Kalabalıkların izdihamına, ihtişamına ve gölgelere
  Kaybettik!
  Kanaya bölüne hapsolduk, mağluplara tahsis o bölgelere

6 Temmuz 2014 Pazar

Örtünmeyin!


   Eski bir Yahudi efsanesine göre; her kuşakta, dünyayı ayakta tutacak otuz altı adil insan bulunurmuş. Modern çağlarda yeni bir kuşağın peyda olma hızı, geçmişle, özellikle de bu efsanenin dillendiği yıllarla kıyaslanınca hiç kuşku yok ki; çok daha yüksektir. Bu durumun yorumunu nasıl yapacağınız hayata neresinden tutunduğunuzla alakalı olacaktır elbette. İyimserseniz; altmış yıla on-on iki parti adil otuz altı sığacağını düşünüp gelecek adına umutlanabilirsiniz. Kötümserseniz; bir kuşağa en az bir milyon adil gerekeceğinden hiçbir gücün bu toplumu ayakta tutamayacağına varana dek, sizi bilincinizden rahatsız edecek pek çok varsayımda bulunmanız mümkündür.

     Bilincinizin; o bilinç ki sizin düşmanınızdır, her defasında yıkıp yeniden, en baştan inşa etmeniz gerekir; size bu mit özelinde ne gibi bir sonuç sunduğu ile ilgilenmiyorum. Orası; sizin bileceğiniz iş. Bu söylence ile ilgili dikkate alınacak bir şey varsa şayet -olmaması ihtimali de yüksektir-, o da toplumları gerçekten adil insanların ayakta tuttuğu gerçeğidir. Ayakta tutmak... Kafanızda ne canlandı bilmiyorum, fakat bende çok da olumlu şeylere işaret eden bir kelime grubu izlenimi yaratmıyor ayakta tutmak. Bir eksiklik, bir kusurluluk, yetememezlik durumu söz konusu olmalı; aksi takdirde niçin ayakta tutulmaya ihtiyaç duyulsun ki? İnsan; büyük bir yanılgıyla insani sözcüğünü övgü olarak kullanan insan; dimdik ayakta durmak üzere var olmamış mıdır? Sanmıyorum. Öyle olsaydı; hiçbir vahşeti insanlık dışı olarak nitelendiremezdi. İnsanlık denilen o kavramın tam da ortasına düşer çünkü aslında insanlık dışı diyerek halının altına süpürmek istediğimiz tüm pisliklerimiz. Bu evin hangi penceresinden bakarsanız bakın; manzara değişmeyecektir. Öyle ki; sizin tesirine olan sonsuz inancınızla yaptığınız sihirli dokunuşlar bütüne -bütün ki; düşmanınızdır, sizi bir parçası olarak değil, avı olarak görür- şekil veremezler. Adil insanlar; bütüne "Hey, yeter artık. Bugün de karnını doyuracak kadar hayatın ırzına geçtin ve bütün bu tecavüzleri örtecek uygun örtüleri sana sunduk. Fazlasını gizlemek güç." diyen seslenen bok çuvallarından başka bir şey değillerdir. Örtüleri kaldırıp baktığınızda; mağdurdan önce tanrıyı görürsünüz. Kanunu, ahlak kurallarını, hukukun üstünlüğünü ve burada dillendirmeye değer bulmadığım daha pek çok deli saçmasını... Mağdura ulaştığınız zaman, deşilmiş karından dışarı sarkmış bağırsakları, yuvalarından çıkartılmış gözleri, dağlanmış etleri, ezilmiş kafataslarını ve yere dağılmış haliyle kitaplara konu olan mükemmelliğinden oldukça uzak gözüken beyni gördüğünüzde, korkunç bir bulantı ve tiksinti ile tekrar örtüyü örtmek isteyeceksiniz. İşte orası dostlar; orası büyünün bozulduğu yerdir. Artık örtü yoktur ve önünüzde bütün azametiyle iki kuru seçenek uzanır. Ya yaygaracı olursunuz; ya da terzi. Alır elinize tanrıyı, ümmet/cemaat bilincini, mezhebinizi, devletin bekasını, vatanın bölünmez bütünlüğünü, toplumun çıkarlarını veya vakıaya uygun herhangi bir başka kumaşı -terziler; doğru malzemeyi seçmekte mahirdir- ve yeni bir örtü dikersiniz. Bütünlüğünü kaybetmiş, tiksinti uyandıran insan bedenleri görünmez olur, çürümenin sebep olduğu koku kaybolur ve sizler de adil birer terzi olmuş olursunuz.

     Örtünmeyin! Bu sizi adil olmaya yaklaştıracak yegane yoldur. Kumaşı ve ipliği tanıyın, ama çıplak kalın. Bizi -biz ki bilmeyiz kaç kişiyiz- efsanesi olan bir topluluk olarak altında toplayacak bir ismimiz olmasa dahi; bir efsane yazmaya gücümüz yetebilir. Bir terzi; çıplaklığı göze aldığı nispette tüm söküklerini dikebilir.